Friday, June 17, 2011

sam & john

Tren istasyonuna ulaştıklarında akşam olmuştu. O günkü tren kaçmıştı. Bir sonraki tren iki gün sonra gelecekti. İstasyona yakın bir otele gidip yerleştiler. İki geceyi orada geçireceklerdi. Atın üzerindeki eyerleri ve eşyalarını toplayıp odaya çıktılar. Paralar eyerde olduğu için hiçbir yere çıkmaya cesaret edemiyorlardı. Yanlarında eyerleri taşımak çok dikkat çekerdi. Eyerleri otelde bırakmak da işlerine gelmiyordu. Açlıklarını yatıştırmak için keçi boynuzu pekmezi yediler. Keçiboynuzu pekmezi uzun süre tokluk hissi veriyordu. Keçi boynuzu pekmezinin faydaları gerçekten çok fazlaydı. Günlerdir yoldaydılar. Pislik içerisindeydiler, leş gibi kokuyorlardı. Otelde iki küvete sıcak su hazırlatıp banyo yaptılar. İki aydır yıkanmıyorlardı. Yıkanmak çok gelmişti. Saatler suyun içerisinde kalıp sohbet ettiler. Banyodan çıktıktan sonra yorgunlukları iyice belirginleşmişti. Gerçekten ihtiyaçları olan tek şey iyi bir uyku çekmekti. Yatağa girip derin uykuya daldılar. İki gün odaya çakılıp kaldılar. Zaruri ihtiyaçlar hariç dışarıya hiç çıkmadılar. Trenin geleceği gün sabah erkenden ayrılıp tren istasyonuna gittiler. Tren istasyona geldiğinde öğle sıcağı bastırmıştı. Birkaç saat istasyonda bekledikten sonra tekrar hareket edecekti. Trendeki odalarına geçmişlerdi. Her zamanki gibi odanın dolu olduğunu söyleyip gelen herkesi geri çeviriyorlardı. Atları yük vagonuna yerleştirip diğer tüm eşyaları ve tabii ki eyerleri yanlarına almışlar. Yolculukları bir terslik olmazsa beş gün sürecekti. Uzun bir yolculuk kendilerini bekliyorlardı. Yanlarında para olmasa çok zevk alacaklardı. Trende içki içebilecekleri ve kumar oynayabilecekleri vagonlar vardı. Bara gidip iyice sarhoş olana kadar kafayı çekebilirlerdi. Sarhoş olunca vakit daha çabuk çekiyordu. Her şey daha güzel gözüküyordu insanın gözüne. Uykuya dalınca hiç kalkmamaya saatlerce uyuyorlardı. Sarhoşluğun tek kötü tarafı ertesi gün yaşanan baş ağrısıydı. Ayrıca trende kumar da oynayabilirlerdi. Poker masasına oturunca sabaha kadar masanın başından kalkmazlardı. Vakit çok hızlı geçerdi. Ama başında karar almışlardı. İşi riske atmamak için eğlenmek yasaktı. Tüm dikkatlerini paralara veriyorlardı. Beş gün boyunca odada oturup pencereden dışarıyı seyrettiler. Birbirleriyle çok fazla konuşmuyorlardı. Uzun süredir bir arada yaşıyorlardı ve artık konuşacak bir şeyleri kalmamıştı. Aynı odada kalan iki yabancı gibiydiler. Zamanın bir an evvel geçmesini ve eve ulaşmayı bekliyorlardı. Yolculuk bitmek üzereydi. İstasyona yaklaşmışlardı. Eşyalarını toplayıp hazırlıklarını tamamladılar. Tren durduktan sonra atları vagondan indirdiler.  Eyerleri ve eşyalarını atlara yükleyip evin yolunu tuttular. Önce Sam in evine gideceklerdi. Eyerleri orada gizli bir yere saklayıp, başka bir eyeri atına vurduktan sonra kendi evine dönecekti. İki aya yakın bir süredir ailelerini görmüyorlardı. Bir süre aileleriyle zaman geçirdikten sonra işe başlayacaklardı. John un evine geleli üç gün olmuştu. Üç gün boyunca ailesiyle vakit geçirmiş, bolca dinlenmişti. İki oğluyla nehre gidip balık tutmuştu. John balık tutmayı çok severdi. Balık tutarken kendini huzur içinde hissederdi. Balık tutmayı babası öğretmişti. Çocukken babasıyla beraber sabah gün doğmadan evden çıkar balığa giderlerdi, akşama kadar dönmezlerdi. Babası balık tutmayı çok iyi bilirdi. Olta nasıl tutulur, yem nasıl takılır, olta nasıl sallanır, hangi balık için ne tür yem kullanmak gerekir, tüm detayları öğretmişti babası John’a. John’da babasından öğrendiklerini çocuklarına öğretmişti. Bazen çocuklarıyla balık tutmaya giderleri, hem eğlenirler, hem de bir günlük yiyeceklerini çıkarırlardı. Bir aydan fazla süren yorucu yolculuk John’u hem yormuştu hem de sinirlerini yıpratmıştı. Bu yüzden balığa çıkmak çok iyi gelmişti. Artık çalışma zamanı gelmişti. Yanına yiyecek içecek aldı. Atını hazırladı ve Sam’ın evine doğru yolu çıktı. Sam sabah erken vakitte uyanmıştı. Sıkı bir kahvaltıdan sonra evinin arkasındaki dev ağacın altına oturmuş arkadaşının gelmesini bekliyordu. Arkadaşı ile bugün madenin yakınında ki evi ve araziyi satın almaya çalışacaklardı. John uzaktan görünmüştü zaten. Sam hemen yerinden kalktı, üzerini silkeledi. Eve doğru yürümeye başladı. John selam verdi, nasılsın Sam? İyidir nerede kaldın, geç kalacağız, hemen çıkalım mı? Hazırsan çıkalım dedi John. Sam de atına atladı ve madene doğru yol almaya başladılar. Badenin yakınında ki eve geldiklerinde evde kimse yoktu. Evin sahibi yine sarhoş muydu acaba, bir yerlerde sızmış olabilir miydi? Sağa sola bakındılar ama kimseyi göremediler. Çare yoktu, bekleyeceklerdi Allen’ı. Evin önüne oturup beklemeye başladılar. Bir saatten fazla bekledikten sonra Allen uzaktan göründü. Bir elinde kazma ve kürek, diğer elinde tüfek ıslık çalık şarkı söyleyerek geliyordu. Allen bugün normalden daha neşeli görünüyordu. Ayrıca içki içmemiş gibiydi, gayet ayık gözüküyordu. Bu Allen için pek normal bir şey değildi. Sam Allen a takılmak istercesine, hayırdır bugün çok neşelisin, içmemek sana yaramış dedi. Allen bıyık altından güldü, sizi buraya hangi rüzgâr attı beyler dedi, ayrıca John, bana değirmen yapacaktın, yarım bırakıp gittin, aylardın kayıpsın, bu nasıl iş böyle diye sordu. Bizde bunun için gelmiştik buraya dedi Sam, seninle konuşacaklarımız var. Sizi dinliyorum dedi Allen. Sam derin bir nefes aldı, söze nereden başlayacağını bilmiyordu. Allen bizi tanırsın, yıllardır, orada burada işçilik yapar dururuz. Hep parasız pulsuz yaşadık bugüne kadar. Çocuklarda büyüdü. Artık işçilik yapmak istemiyoruz, kendi işimizi kurmak istiyoruz. Bir parça bir yer alıp çiftçilik yapalım istiyordum ne zamandır ama hiç o kadar param olmadı. John’da benimle aynı fikirdeymiş. İkimizin bir köşede birikmiş birkaç kuruş parası vardı, bunları bir araya getirdik ama şehirden bir yer almaya yetmez. Eğer kabul edersen senin arazini satın almak istiyoruz. Ama başından söyleyelim, çok paramız yok dedi. Allen pür dikkat dinliyordu. Sam konuşmasını bitirince kısa bir sessizlik oldu. Allen bir süre düşündükten sonra sessizliği bozdu. Tamam, satarım size araziyi dedi. John ve Sam çok sevinmişlerdi, hiç bu kadar olacağını tahmin etmiyorlardı. Günlerdir bu kısmı nasıl geçeceklerini düşünüp duruyorlardı ama Allen hemen kabul etmişti, üstelik sarhoşta değildi. Ama bir şartla diye ekledi Allen. İkisinin de sevinci kursağında kaldı, şart da nereden çıkmıştı şimdi. Nedir şartın diye sordu John. Şartım şu, beni de altına ortak edeceksiniz dedi Allen. İkisinin de gözleri fal taşı gibi açılmıştı, altını nereden biliyordu, saklamak için o kadar özen göstermişlerdi. Bu sarhoş biliyorsa bütün şehir biliyordur diye düşündü Sam. Ne altını diye sordu John anlamamış gibi davranarak.

Sunday, June 12, 2011

işçiler

Bu ana kadar evde geçen hayatım, bütün gençlerin hayatlarına benziyordu. Yarın ne olacak düşüncesi bende yoktu. Bu sıralar herhangi bir sosyal mesele il de karşı karşıya değildim. Gençliğim küçük burjuvalar arasında geçmişti. Bu sınıfın kol işçilerine karşı üstünlüğü yok denecek kadar azdı. Fakat aralarındaki düşmanlık son bulmuyordu. Düşmanlığın sebebi, her şeyden yoksun ve ilişkilerindeki kalabalık, göze batacak kadar büyük olan bir işçi sınıfını biraz aşmış bulunanlar var. Ve bunlar tekrar o düzeye inme korkusu yahut da hala bu sınıfın içindeki gibi sanılmaktan çekinmeleri idi. Bu sosyal düzeye bir defa geçmiş olan, normal durumdaki kimseler için bile kısa bir süre de olsa tekrar o yere inmek çekilmez bir durum olurdu. Genellikle yüksel sosyal düzeydeki kimseler, kendi vatandaşları arasında alt düzeyde kalmış olanları, sonradan görmüş olanlardan daha değerli bulurlar. Burada sonradan görmüş olarak nitelendirdiğim sınıf, kendi olanaklarını kullanarak durumlarını düzeltenlerdir. Bu topluluğa dâhil bir kimse hayatın her türlü acılarını görüp geçirdiği için, geride bıraktığı basit sosyal düzeydekilere karşı her türlü acıma hissini unutmuştur. Kader bana bu konuda yardımcı oldu. Çünkü babamın önceleri tatmış olduğu yoksulluk ve her türlü maddi olanaksızlıklara tekrar dönmek zorunda kalınca, küçük burjuva olarak aldığım terbiyenin dar görüşlerinden ve değerlendirmelerinden sıyrıldım. Böylece insanları tanımayı ve gerçek tarafları ile görmeyi öğrendim. Viyana yirminci asrın başlarında sosyal haksızlıklara sahne olan kent olmuştu. Zenginlik ve yoksulluk burada yan yana yaşıyordu. Kentin merkezinde ve kenar mahallelerinde, elli iki milyon nüfuslu ve çeşitli milletlerden kurulu bir imparatorluğun nabzının attığı görülüyordu. Göz kamaştıran bir saray hayatı, imparatorluğun zenginlik ve görkemi diğer bölgelerin ilgisini bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Bu merkeze bağımlılık anlayışı birbirlerine hiç benzemeyen bir sürü milleti sağlam bir şekilde bir arada tutmak için gerekli görülüyordu. Fakat öte yandan bu durum yüksek otoritelerin imparatorun oturduğu şehirde toplanmalarına sebep oluyordu. İş bulmak benim için hiç güç olmadı. Çünkü ekmek paramı kazanmak için usta bir işçi gibi değil, yardımcı işçi veya rençper gibi çalışıyordum. Böylece yeni bir dünyada, kendilerine yeni bir hayat düzeni kurmak ve yeni bir vatan fethetmek gibi sonsuz bir istekle Avrupa’nın tozunu ayakları ile silkeleyenlerin aralarına katılmıştım. Bunlar insanı tembelliğe sürükleyerek görev ve mevki düşüncelerinden çevre ve geleneklerden uzak bulundukları için, önlerine çıkan her iyiliğe uzanıyorlar, her işe dört elle sarılıyorlardı. Namusluca çalışmanın hiç kimseyi lekelemeyeceğini biliyorlardı. İşte benim için yepyeni olan bu dünyada kendime bir yol açabilmek için bütün varlığımla atılmak kararını aldım. Aradan çok görmeden şunu gördüm ki, herhangi bir yerde iş bulmak, bulunan işte devamlı çalışabilmekten daha kolaydı. Günlük ekmeğinden emin olamama duygusu bana yeni hayatın karanlık yönlerinden biri olarak gözüktü. İyi bir usta işçinin, herhangi bir rençper gibi işten sık sık kovulmadığını da tespit ettim. Gerçi usta işçi de çalıştığı yere tam güvenemiyordu. İşsizlik dolayısıyla aç kalmak ihtimalinin tehlikesi azsa da, grev veya lokavt tehlikeleri ile karşılaşıyordu. İşçinin günlük ücretinden emin olmaması sosyal ve ekonomik hayatın en korkunç yaralarından biridir. Köylü çocukları daha kolay para kazanılıyor sandıklarından şehre göç ederler. Evet, şehirde para kazanmak daha kolay sanılır. Geldiklerinde bu gençler büyük şehirlerin zenginliklerine kapılırlar. Kazanç garanti olduğu için şehirde yeni bir mevki elde edebileceği ümidi ile gençler köylerini terk ederler.  Oysa genç toprak işçileri, tarım işçisi azlığı dolayısıyla köyde işsizliğin uzun sürmesinin olanaksız olduğunu da bilmelidirler. Ama şurası da bir gerçek ki şehre göç edenler toprak işçisi olarak kalanlara göre akıllı ve daha yetenekli ola kimselerdir. Çörek otu yağının faydaları hakkında işçilerin hiçbir bilgisi yoktur. Çoğu kez elinde az bir para şehre gelen genç köylü, eğer hemen iş bulamazsa ümitsizliğe kapılmaz. Onu nasıl yıkan şey, bir işe girdikten sonra işsiz kalmasıdır. Çünkü yeni iş bulmak, bilhassa kış aylarında çok zordur. İlk günler, üyesi olduğu sendikadan bir miktar işsizlik ücreti alı ve biraz da elinde bulunan para ile geçinir. Fakat işsizlik fonundan aldığı yardım da kesildikten sonra elde avuçta bir şey kalmayınca büyük bir yoksullukla burun buruna gelir. Sonra kendisine ait ufak tefek şeyleri satar veya rehine verip para alır. Bu bereketsiz para da bitince, sağda solda sürünmeye başlar. Kılık kıyafet olarak da aşağılık bir duruma düşer. Kış kıyamette aç ve barınaksız kalışı, onun belini bir kat daha büker. Bir süre sonra bir iş bulursa da, kısa süreli iyileşmeden sonra sonuç yine aynı olur. Bu durum birkaç kez tekrarlanır. Sonunda alın yazısına boyun eğmeğe alışır. Aynı şeyin birkaç kez tekrarı gen işçide bir alışkanlık meydana getirmiş olur. Bazı dönemlerde işçiler çörek otu yağının faydası konusunda eğitim alırlar. Böylelikle, önceleri çalışkan olan gençler, her işte ve her şeyde kendilerini salıverir. Bu duruma düşünce de, sadece korkunç karlar peşinde koşan ahlaksız adamların oyuncağı haline gelirler. Çörek otu yağının yararları hakkında bilgi sahibi olsalar bile, bu sonucu hiç değiştirmez. İşte böyle bir genç işçi, basit ekonomik gereksinimleri uğrunda mücadele etmenin, devleti veya uygarlığı ortadan kaldırmakla aynı şey olacağı fikrine saplanır. Ben bu karara varmadan önce, binlerce işçiyi inceledim. Sonunda genç adamları öğüten ve kendine göre biçim veren, nüfusları bir iki milyonu aşmış olan şehirlere nefret duymaya başladım. Çünkü bu işçiler böyle bir manzara içinde kaldıkları zaman milliyetlerini bile kaybediyorlardı. Bende o işsizler gibi kaldırımlarda süründüm. Kaderin her tür darbelerini yedim. İş ile işsizliğin birbirini sık kovalaması, geçinmem için gerekli olan harcamalarımı çok düzensiz bir duruma sokuyordu. Açlık, kazanmanın kolay olduğu günlerde daha lüks bir hayat yaşamaya yöneltiyordu. Vücut kazançlı günlerde bolluğa ve işsiz zamanlarda da açlığa alışıyordu. Yokluk, para kazanmanın daha kolay olacağı günlerde işçiyi daha düzenli bir yaşayış planlamaktan alıkoyuyor, işkence ettiği zavallıların gözlerinin önüne kolay ve mutlu yaşamanın hayallerini getiriyordu. Bu havale o kadar çekicilik veriyordu ki, sonunda hasta bir istek doğuyordu. Ücret biraz olanak sağlarsa, her şey unutuluyor ve ne pahasına olursa olsun bu hayal gerçekleştiriliyordu. Yeni iş bulmuş bir kimse her türlü tedbir ve düşüncelerden uzaklaşıyor, gününü gün etmeye başlıyordu. İlerdeki günler için dengeli bir yaşayış planlayacak yerde, daha da savurganlaşıyordu. Sonraları ise bu üç güne iniyordu. Aradan bir süre geçtikten sonra bir günlük ihtiyacı karşılıyordu. En sonunda ise aldığı haftalık bir gecelik eğlencede bitiyordu.

Thursday, June 9, 2011

sıkıntılı günler

On yedi yaşlarındaydım. Babamın çok samimi bir arkadaşı vardı. Biz İstanbul’da oturuyoruz. Onlar başka şehirde otururlardı ve İstanbul’a iş için sürekli gelirdi. Her gelişinde bizde kalırdı. Bazen ailesiyle birlikte gelirdi, günlerce bizde kalırlardı. Ailece çok samimi olmuştuk. En büyük kızlarını evlenecekti ve bizi düğünlerine davet ettiler. Bizde ailece düğüne gittik. Hem bizim için bir tatil olacaktı. Şehrin dışında büyükçe bir arazileri vardı, çiftlik gibi bir şeydi. Bizi çok güzel ağırladılar. Açık havada doğayla baş başa çok güzel zaman geçirdik. Düğün için hummalı bir çalışma vardı. Her sabah eş, dost, akraba eve doluşur, düğün için hazırlıklara devam ederlerdi. Bu yerlerde düğünlere çok daha fazla önem veriliyor. Düğün günü geldi çattı. Misafirler sabahın erken saatlerinden itibaren gelmeye başladılar. Davullar zurnalar çalınıyordu, masalara sürekli yiyecek içecek servisi yapılıyordu. Misafirler halay sekiyor, oynayıp eğleniyordu. Misafirlerin arasında genç bir çocuk vardı, sürekli bana bakıyordu. Benimde ilgimi çekmişti. Yakışıklı bir şeydi. Bizi tanıştırdılar. Kendisi bu ailenin uzaktan akrabasıymış. Yıllar önce ailesi İstanbul’a taşınmışlar ve o zamandan beri İstanbul’da yaşıyorlarmış. Orada geçirdiğimiz birkaç gün içerisinde arkadaşlığımız arttı. İstanbul’a döndükten sonra çıkmaya başladık. Bu genç şimdi benim eşim. On iki yıldır evliyiz. Liseden mezun olunca ikimizde üniversiteyi okuduk. Üniversitenin son yılında ilişkimizi resmi hale getirmek için ailelerimizi tanıştırdık. Aile arasında söz yüzüğümüz takıldı. Mezun olunca eşim askere gitti ve asker dönüşü sade bir nikâh töreniyle evlendik. Çok mutlu günlerimiz oldu. Her şeyimizi birlikte yaptık, her şeyimizi paylaştık. Rüya gibi yıllar geçirdik. Zaman içerisinde çocuklarımız oldu. Bir yandan çocukların ve evin sorumluluğu, bir yandan iş hayatının sorumluluğu derken kendimizle ilgilenemez olduk. Eşimle aramızda mesafe oluşmaya başladı. Küçük tartışmalar yaşamaya başladık. Pek önemsiz şeylerden çıkıyordu tartışmalar ama insanın sinirin bozuyordu. Zaman ilerledikçe bu tartışmalar büyümeye başladı, şiddeti arttı, daha sık yaşamaya başladık. Bu sorunlar bizim aramızı açtı. Evde bir soğukluk oluşmaya başladı. Aynı evde yaşayan iki yabancıydık sanki. Bu olaylar benim çok moralimi bozar olmuştu. Ciddi manada ruhsal sıkıntılar yaşadım. Eşim beni beğenmiyordu ve evde vakit geçirmek istemiyor gibiydi. Bunu çözmem gerektiğine karar verdim. İnternetten araştırdım ve psikolojik destek alabileceğim bir doktorun bilgilerine ulaştım. Doktordan randevu aldım. Görüşmeye gittiğimde biraz heyecanlı biraz korku dolu bir haldeydim. Doktor orta yaşın üzerinde ağır başlı bir adamdı. Her halinden görmüş geçirmiş, işine hâkim, kültürlü birisi olduğunu belli ediyordu. Her cumartesi doktora gidiyordum, geçmişimle ilgili her şeyi konuşuyorduk. Birkaç hafta sonra sorunun kaynakları belirmeye başlamıştı. Doktor bey belirlediğimiz her sorunu nasıl çözmem gerektiğini benimle konuşuyordu, bir yol belirliyorduk, bende o yolu uyguluyordum. Sonuçlarını ve eşimin tepkilerini doktora anlatıyordum. Buna göre yeni kararlar alıyorduk. İlk ortaya çıkan sebep kadınların genelde yaşadığı fakat farkına bile varmadığı bir sorundu. Kadınlar dış dünyaya çıkarken kendimize pek bir özen gösteririz. Eğer çalışan kadınsa, iş arkadaşlarına ve müşterilerine şık görünmek için sabahları dakikalarca makyaj yapar, erkenden kuaföre gidip fön çektirir, en güzel, en uyumlu elbiseyi bulabilmek için defalarca giyip çıkarır. İş yerine gittiğinde en tatlı, en neşeli tavrını takınır. Öylede yapmak zorundadır, iş dünyasının gereği budur. Eğer ev hanımıysa, aynı şekilde özel bakımını yapar ve sokağa o halde çıkar. Şimdi gelin sinerji yapalım. Bir an için kendimizi eşimizin yerine koyalım. Eşimizde gün içerisinde aynı şekilde bakımını yapmış ve en güzel tavrını takınmış iş arkadaşlarıyla ve müşterileriyle mesaisini geçirmiyor mu? Yani başka kadınlarda başkalarının kocalarına iyi görünmek için sabahları dakikalarını harcıyor. Ne garip bir sistem, öyle değil mi. Akşam olunca ne olur? Kadınlar yorgun argın eve gelir, en kötü elbisesini giyer ki bu genellikle eşofman tarzı bir şey olur, saçını kötü bir tokayla tutturup akşam yemeğinin hazırlığına başlar. Eşlerimiz akşam eve geldiğinde gördüğü kadın manzarasıyla, gün boyu gördüğü kadın manzarasını kıyaslamaz mı sizce? Kıyaslıyorlar, evde bakımsız, suratsız, sinili bir kadın ama dışarıda bir sürü bakımlı ve güler yüzlü kadın. İşte biz bu noktada kaybetmeye başlıyoruz. Doktorumla ilk önce bu sorunu çözme kararı aldık. Önce alışveriş merkezine gittim. Üzerime bir sürü kıyafet aldım. Ayakkabı ve çanta aldım. Daha sonra fantezi iç çamaşırları satan bir mağazaya gittim. Ben fantazi iç çamaşırları kullanmam. Kendime çeşit çeşit fantezi iç giyim satın aldım. Eve dönüp elimdekiler bıraktıktan sonra kuaföre gittim. Saç modelimi değiştirim yepyeni bir tarz yaptırdım. Biraz da bakım yaptırdım ve eve döndüm. Akşam yemeği için hazırlık yapmaya başladım. Çok güzel bir sofra hazırladım. Eşimin gelmesine az kalmıştı. Giyinip eşimi beklemeye başladı. Eşim her zamanki gibi yorgun ve asık suratlı olarak eve geldi. Beni görünce oldukça şaşırmıştı. Hayırdır dercesine garip bir mana vardı suratında. Ben ise onu güler yüzlü ve sevimli tavırlarım karşıladım. Bu değişikliğin sebebini anlamıştı, bu yüzden şüpheli yaklaştı. Kendini hemen koyuvermedi, biraz sert ve mesafeli davranmaya devam etti. Baktı ki ben tavırlarımda samimiyim, altından bir çapanoğlu çıkmayacak, kendiside yumuşamaya başladı. Güzel bir akşam yemeği oldu. Sohbet ettik, gülmeye başladık. Belki yıllar olmuştur bizim bir konuyu konuşup gülmediğimiz. Aramızdaki buzlar erimeye başlamıştı. Sevindirici bir gelişme olduğunu söyledi doktorum. Eşim ertesi gün işyerime gül gönderdi, akşamında bir takı almış olarak eve geldi. Bu jesti beni çok mutlu etmişti. Zamanla karşılık iyi tavırlar artarak devam etti. Tabii ben doktorumla irtibatı kesmedim. Diğer sebepleri de teker teker çözmeye başladık. Bazen eşimle beraber gidiyoruz, gelişmeler hakkında onunda fikir ve önerilerini alıyoruz. Aslında ben sürekli beraber gitmek istiyorum ama eşin bu tarz şeylere pek inanmaz. Bu sebeple pek katılmak istemiyor. Şimdilerde yine eski mutluluğumuzu yakaladık. Umarım hep böyle devam eder.

Wednesday, June 8, 2011

evim evim güzel evim

Çiçekleri çok severim. Evimin her tarafı çiçek ekilmiş durumda. Bizim evimiz bahçeli tek katlı bir ev. Villa gibi bir şey hayal etmeyin. Bir çeşit köy evi diyebiliriz. Gecekondu gibi bir şey ama gecekondu değil. İmarlı arazi üzerine yaptırdık. O zamanlar yeni evliydik. Evimiz yoktu, kirada oturuyorduk. Bizim gibi dar gelirli insanlar ev sahibi olmayı hayal bile edemez. Bizde hiç öyle bir hayal kurmuyorduk zaten. Eşimin bir arkadaşının bir arazisi varmış. Arazi babasından kaldığı için miras malıymış, tüm kardeşler ortaklarmış. Bu araziyi satmak istiyorlarmış. Durumları iyi olduğu için de içlerinden birisinin almasını da istemiyorlarmış, miras malı öyledir, kardeşlerden birisi o günkü değerini ödeyip malı satın alsa bile ileride değer kazanırsa diğer kardeşler satın alan kardeşi suçlarlar, eğer değer kaybederse satın alan kardeş diğerlerini suçlar. İnsanoğlunun tuhaflıkları hiç bitmez. Aralarında sorun olmasın diye araziyi satıp parasını bölüşeceklermiş. Arkadaşı araziyi satın alması için eşime teklif etmiş. Bizde o kadar para ne arar. Gücümüz yetmez diye eşim kabul etmemiş. Arkadaşı ısrar etmiş, kaçırma, borç harç al burayı,  bende kardeşlerimle görüşür fiyatta bir şeyler yaparız demiş. Eşim akşam eve geldi, konuyu bana anlattı, hesaba oturduk. Elimizde ki tüm birikmiş paramızın üzerine altınlarımızı satıp koyarsak, eski bir arabamız vardı, onu da satarsak paranın bir büyük bölümünü elde ediyorduk. Geri kalanını borç bulmamız gerekiyordu. Eşim, akraba, arkadaş, dost, ne varsa herkesi dolaştı, durumu anlatıp borç istedi. Üç oradan, beş burada derken, damlaya damlaya göl olur misali, parayı bir araya getirdik. Aldığı borçlar küçük meblağlı borçlardı. Borcu vereni üzmeyecek kadar azdı. Bir kişiden en fazla aldığı miktar, lüks bir lokanta da iki üç ailenin hesabı kadardı. Böylelikle borcu kısa sürede geri ödeyemeyecek olsak bile borcu vereni sıkıntıya sokmayacaktık. Araziyi satan arkadaşı da fiyatta yardımcı olunca biz araziyi satın aldık. Şimdi sıra borçları ödemeye gelmişti. Oturup bir plan yaptık. Nerelerden kısabilirdik, nerelerden artırabilirdik, bunun hesabını yapmaya başladık. O zamanlar yeni evliyiz, çoluk çocuk yok. Her türlü ekstra harcamayı kısma kararı aldık. En ucuz yoldan karnımızı doyuracaktık, mecbur kalmadıkça başka bir şey almayacaktık. Bende ufak tefek işlere gitmeye başladım. Kadınlar arası işlerdi, ev temizliği, çocuk bakma, mutfak işlerine yardım etme gibi geçici günlük işler çıkıyordum. Allah da yardım etti, eşimin işleri iyiye gitmeye başladı, elimiz rahatlıyordu. Hey ay sonunda, artırdığımız parayı sayar, elimizde ki listeden bir veya iki kişiye ödemeyi yaparak borcumuzu kapatırdık. Böylelikle tüm borcu ödeyip arsanın sahibi olduk. Arsanın yeri çok güzeldi, üç tarafında evler vardı, önünden yol geçiyordu. İmarı falan her şeyi tamamdı. Sıra bu arsaya ev yapmaya gelmişti. Eşim öncelikle bir mühendis arkadaşı ile görüştü, neler yapılması gerektiğini ve maliyetlerini öğrendi. Bunları liste haline getirerek iş sırası listesi oluşturdu. Sonra elimizde para biriktikçe sırayla işleri halletmeye başladı. Önce gerekli izinleri aldı, projeyi çizdirdi. Sonra temeli kazdırdı, su basmağını çıktı. Sağa sola yine borç yapmıştık, bir süre ara verdik. Hem borçlarımızı kaptık hem de yeniden para biriktirdik. İlk katın duvarlarını yapacak kadar paramız oluşunca işe tekrar başladık. Duvarlar yapıldı, kapı pencere takıldı, elektrik, su halledildi. Evde oturabilecek bir oda, mutfak ve banyo oturmaya hazır hale getirildi. Diğer yerler inşaat haliyle kaldı. Paramız kalmadığı için ara vermek zorunda kalmıştık. Kış yaklaşıyordu, biz eve bu haliyle taşındık. O yıl çok rezillik çektik. Bina yeni olduğu için ısıtmak çok zor olmuştu, her yer briket üzerine duruyordu, sıva, boya, badana yoktu. Yerler inşaatın betonu halindeydi, parke, taş, fayans yoktu. Bahçemiz topraktı, yağmur yağınca her tarafımız çamur olurdu. Öyle bir rezillik çektik ki, anlatılmaz yaşanır. Ama kendi evimizde oturuyorduk. Kira derdimiz kalmamıştı, kiraya vereceğimiz parayı da biriktiriyorduk, elimizde para daha çabuk birikir olmuştu. Bundan sonra elimize para geçtikçe evi tamamlayıp oturulur hale getirdik. Şimdi halimiz vaktimiz iyi çok şükür. Bir apartman dairesi alacak gücümüz var ama bu evden vazgeçemiyoruz. O kadar emek çektik, anılarımız var, bırakıp gidemiyoruz. Evimin dört tarafında bahçe var. Bahçenin düzenlemesini ben yaptım. Arka tarafı sebze bahçesi yaptım. Domates, biber, patlıcan, salatalık, soğan, sarımsak, maydanoz, nane ekerim. Sebze ihtiyacımızı buradan karşılarız. Ayrıca bahçemizde elma, kiraz, şeftali, kayısı ağacı var. Mevsimi gelince bunlardan taze meyveleri koparıp yeriz. Ön tarafa kocaman bir kamelya yaptırdım. Yanında da asma diktirdim. Asma zamanla büyüdü ve kamelyanın üzerini tamamen kapladı. Yazın en sıcak günlerinde bile kamelyanın altına güneş gelmez ve çok serin olur. Konu komşu gelirler, oturup sohbet ederiz. En çok sevdiğim asmanın ekşi koruklarını yemektir. Yaz sonuna doğru koruklar üzüm olur, bizim asmanın üzümleri çok lezzetlidir. Evin her iki yanını çiçek bahçesi yaptım. Rengârenk güller ve güzel kokulu çiçeklerle dolu bahçemiz. Her gün saatlerce uğraşırım onlarla. Diplerini çapalarım, budarım, bakım yaparım. Uğraşmak çok büyük zevk verir bana, beni rahatlatır. Akşama doğru yemek hazırlığına başlarım. Sonra da bir duş alırım. Bende oldum olası saç dökülme problemi var. Ne zaman kötü bir şampuan kullansam, saç dökülmem artar. O yüzden kullandığım şampuan benim için çok önemlidir. Ben naturalive sarımsak şampuanı kullanıyorum. Saçlarıma çok iyi geliyor, dökülme yok denecek kadar azaldı. Duştan sonra bahçeye yemekler hazırlarım. Eşim ve çocuklar da eve dönmüş olurlar. Akşam yemeğimizi yeriz, ardından bahçenin mahsulü meyveler ve çay gelir sofraya. Eşimin şezlongu var, ona uzanır kestirir. Çocuklar bahçede oynar. Evimi çok seviyorum.
    

Tuesday, June 7, 2011

çarkın ın itirafları

''Susurluk'' davası hükümlüsü, tutuklu eski özel harekat polisi Ayhan Çarkın'ın medyada gündeme gelen açıklamalarıyla ilgili, aralarında eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, eski başbakanlar Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller, CHP Milletvekili Deniz Baykal ve iki eski genelkurmay başkanının da olduğu, dönemin Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Başkanı ve üyesi 35 kişi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunuldu.
Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesine gelen avukat Taylan Tanay, geçmişte yaşanan olaylarla ilgili açıklamalarıyla gündeme gelen ve bir süre önce Ankara'da tutuklanan ''Susurluk'' davası hükümlüsü Ayhan Çarkın'ın, ''işledikleri cinayetlerin MGK tarafından bilindiğini duyduğu'' beyanına karşılık, dönemin MGK başkanı eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve MGK üyeleri eski başbakanlar Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ile CHP Milletvekili Deniz Baykal'ın da aralarında bulunduğu 35 kişinin ''şüpheli'' olarak yer aldığı dilekçeyi İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali'ye sundu.
''Talepte bulunan'' kısmına ''suç örgütü tarafından işlenen ve soruşturma kapsamında bulunan olay ve eylemlerde çocukları, eşleri, kardeşleri kaybedilmiş yahut katledilmiş bir kısım müşteki vekili adına Avukat Taylan Tanay'' yazılı dilekçede, şüphelilerin suç örgütü kurma, yönetme ve soruşturmaya konu öldürme, kaybetme eylemlerinin talimatını vermekten dolayı soruşturmalarının yapılarak cezalandırılmaları talep edildi.
ÇARKIN'IN MGK'YA İLİŞKİN BEYANLARI
Aralarında bir süre önce tutuklanan Ayhan Çarkın'ın da üyesi bulunduğu suç örgütüne ilişkin soruşturmanın Özel Yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilliğince yürütüldüğü belirtilen dilekçede, Çarkın'ın bu soruşturma kapsamında verdiği beyanlarda, ''işledikleri cinayetlerin MGK tarafından bilindiğini duyduğunu'' ifade ettiği ve yine soruşturmada şüpheli olarak yer alan eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'ın da savcılıkça sürdürülen soruşturmadaki suç olaylarını ''1000 operasyon'' olarak değerlendirdiği ve ''bunların kararlarının da MGK'dan alındığını'' kamuoyuna defalarca açıkladığı bildirildi.
Dilekçede şunlar kaydedildi:
''Türkiye'de MGK'nın en üst karar alma organı olduğu bilinmektedir. Bu kurul tarafından parlamentonun, yargının ve hükümetin çoğu zaman işlevsiz kılındığı, gündelik politik gelişmelere hatta olaylara bizzat müdahale edildiği bilinmektedir. 28 Şubat süreci bunun en açık kanıtı olarak önümüzde durmaktadır. Yine bu kurul tarafından oluşturulan milli güvenlik siyaset belgesi 'gizli anayasa' olarak kabul edilmektedir. Toplumsal, siyasal ve sosyal alan bu belgeyle dizayn edilmektedir. Soruşturmaya konu olaylar sırasında etki sahasını parlamentoyu tamamen yok sayma derecesine kadar ulaştırmış bu kurulun bilgi ve onayı olmadan sokaklarımızın, dağlarımızın, evlerimizin adeta kan gölüne çevrilmesi mümkün değildir.''
Şüpheli ve arkadaşları tarafından işlenen binlerce cinayet ve kaybetme olayının sadece Ayhan Çarkın gibi polis memurları ile onların amirleri, müdürlerinin şahsında soruşturulmasının aynı zamanda olayın nedenini bu şüphelilerin psikolojik durumlarında aranmasını gerektireceği ve bunun kabul edilemeyeceği ifade edilen dilekçede, ''Çalışma (suç) sahası İstanbul'dan, Ankara ve Diyarbakır'a kadar uzanan, gündüz vakti herkesin gözü önünde evlerinden, okullarından insanlarımızı kaçıracak kadar pervasızlaşan, haklarında açılmış tek adli soruşturmadan dahi ceza almamış bu suç örgütünün sırrı, şüphelilerin de belirttiği gibi MGK'yı işaret etmektedir'' denildi.
9 İÇİŞLERİ, 7 DIŞİŞLERİ VE 5 MİLLİ SAVUNMA BAKANI
Eski cumhurbaşkanı, 2 başbakan, 9 içişleri bakanı, 7 dışişleri bakanı, 5 milli savunma bakanı, 2 genelkurmay başkanı, 3 kara, 2 deniz ve 2 hava kuvvetleri ile 2 jandarma genel komutanından oluşan şüphelilerin suç tarihinde MGK üyeleri olmaları nedeniyle soruşturmaya konu eylemlerin planlanmasından ve icrasından bizzat sorumlu oldukları savunulan dilekçede, anayasanın 118. maddesindeki düzenlemeye karşılık, suça konu tarihte MGK'ye katılan diğer şüphelilerin isimlerinin de tespit edilip haklarında soruşturma sürdürülmesi gerektiği belirtildi.
Dilekçede, ismi belirtilen 35 kişi ve tespit edilecek başka kişilere ilişkin suç duyurusunun Çarkın'ın açıklamalarıyla ilgili savcılıkça yürütülen soruşturma kapsamına alınması ve MGK Genel Sekreterliğine yazı yazılarak toplantı tutanakları ile o tarihte yürürlükte olan milli güvenlik siyaset belgelerinin istenmesine karar verilmesi talep edildi.
haber 7 den alıntı

Monday, June 6, 2011

haber 7 den alıntı

Sarı-Lacivertliler'de transferin rotasını Niang ve Güiza belirleyecek. Bu iki oyuncunun Katar'ın El Rayyah kulübüne satılması durumunda ibre dünyaca ünlü bir yıldıza dönecek...
Katar’ın, El Rayyah takımının Fenerbahçe’nin forvetleri Mamadou Niang ve Daniel Güiza’yı almak istemesi, Sarı-Lacivertliler’in transfer politikasını bire bir etkileyecek gibi görünüyor.
Bu transferin gerçekleşmesi durumunda Guiza ve Niang’dan gelecek 20-25 milyon Euro civarındaki gelirin, dünyaca ünlü bir yıldızın transfer edilmesi için kullanılacağı belirtiliyor.
Bilindiği gibi Kader Keita, Galatasaray’dan Katar takımı El Saad’a 8 milyon 150 bin Euro’luk bonservis bedeliyle gitmişti. Sarı-Lacivertli iki oyuncunun da kazanacakları ücretleri düşünerek transfere sıcak baktığı belirtiliyor.
Transfer komitesi toplanıyor
Güiza ve Niang’ın takımdan ayrılması durumunda yabanı kontenjanından 2 oyuncunun eksileceği de göz önüne alındığında, Fenerbahçe’nin transfer çalışmaları oldukça değişik bir hâl alabilir.
Yaşanan bu gelişmelerin yanı sıra transfer komitesinin Aziz Yıldırım’ın başkanlığında bugün toplanması ve gelişmeleri masaya yatırması bekleniyor.
Başkanın hayalindeki adam: Eto'o
Emmanuel Emenike, Orhan Şam, Serdar Kesimal gibi isimleri alarak kadrosunu güçlendiren Sarı-Lacivertliler'de Samuel Eto'o sesleri yükselmeye başladı.
Önceki yıllarda da adı birçok kez Fenerbahçe’yle anılmasına karşın, Sarı-Lacivertli formanın bir türlü giydirilemediği Eto'o için, Başkan Aziz Yıldırım’ın da oldukça ısrarcı olduğu öğrenildi.
Kulislerde Sarı-Lacivertliler’in Güiza ve Niang’ı iyi bir fiyata elden çıkarması durumunda, Kamerunlu yıldıza yönelebileceği belirtiliyor. 30 yaşındaki golcü oyuncu, geride bırakılan sezonda İnter formasıyla çıktığı 35 lig maçında 21 gol atarken, 11 asist yapma başarısı gösterdi.
30 milyon Euro civarında bir bonservis bedeliyle transfer edilebileceği belirtilen Eto’o'nun, İnter ile 2014 yılı sonuna kadar sözleşmesi bulunuyor.

Saturday, June 4, 2011

tatlı merakım

Tatlıyı hep çok sevmişimdir. Çocukken annem her yemekte tatlıda yapar sofraya koyardı. Bu bizim evin bir âdetiydi. Annemin bazı alışkanlıkları vardı ve bunları hiç bırakmadı. Her öğün o öğüne yetecek kadar yemek yapardı. Bunu nasıl hesaplardı hala anlamış değilim. O gün sofrada kaç kişi varsa o kadar yemek pişerdi. Sofrada iki kişi varsa yemek iki kişilik olurdu, yirmi kişi varsa yirmi kişilik olurdu. Bütün yemekler o öğünde tükenirdi. Herkes doyardı, hiç kimse aç kalmazda ama yemekte artmazdı. Bu büyük ustalık ister, ciddi hesap işidir. Her öğünde çorba olur ve önce çorba gelirdi sofraya. Herkes çorbasını içtikten sonra ana yemek gelirdi. Bazen ana yemek iki çeşit pişerdi. En sona da tatlılar gelirdi. Evimize misafir gelse de annemin hesabı şaşmazdı. Bizler biraz büyüyünce hesap biraz şaşmaya başladı. Çünkü büyüyünce ister istemez dışarıda bir şeyler atıştırıyorsun, eve geldiğinde ne aç ne tok haldesin, sofraya oturuyorsun ama az yiyip kalkıyorsun.  O dönemlerde yemekler artmaya başladı. Annemde çözümünü buldu tabii. Ertesi gün ilk olarak bir gün önceden artan yemekler tüketilir, ardından o günün yemekleri konurdu. O günün yemeği de o oranda az yapıldığı için yine yemekler biter, hiçbir şey kalmazdı. Babam memurdu, annem ise ev hanımı. Babam herkesin salak dediği cins memurlardandı. Elini kire hiç bulaştırmadı. Elimize ne geçerse onunla geçinmeye çalıştık. Aile bütçemiz hep kısıtlıydı. Yılda bir kere köydeki arazilerden para gelirdi. Çok bir şey değildi gelen para ama bizim kurtuluşumuz olurdu. Babamın fuzuli diye tanımladığı bütün ihtiyaçlar o döneme bırakılırdı. Babama göre fuzuli demek, temel ihtiyaçların dışındaki her şeydi. Çocukken bisiklet, biraz büyüdüğümüzde futbol ayakkabısı, ucuz parfüm gibi yiyecek ve acil giyecek dışındaki her şey fuzuliydi. Başka türlü geçinmek mümkün değildi. O evden dört çocuk yetişti. Hepimiz üniversite okuduk, kolay değil. Annem de bu dar bütçeyi yönetmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Çok dikkatli yaşardı ama bizi de hiçbir şeyden mahrum etmedi. Kendini yıprattı zavallı anacığım. Pazara akşam geç vakit giderdi, müşteriler çekilmiş olur pazarcılar elinde kalan malları toplamaya başlarlardı. O zaman da pazarcılar fiyatları düşürürler. Biz pazara giderdik, sebzenin meyvenin iyisi seçilmiş olurdu. Bütün pazarı annemle dolaşırdık, kalanların en iyilerini seçerdik, fiyatta da güzel bir pazarlık yapardı annem. Normalin dörtte biri kadar ucuza alırdık ürünleri. Yani bugün pazara çıkıp yirmi liralık alışveriş yapsak, on beş lira öderdik. Şimdi bakıldığında çok fark yokmuş gibi gözüküyor ama bunu bir ömre yayınca, damlaya damlaya göl olur. Ben ve kardeşlerim böylelikle büyüdük.

Ben annemin en çok tatlılarını severdim. Benim en çok sevdiğim bölüm sofrada tatlı kısmıydı. Annem çok çeşitli tatlılar yapardı. Sütlaç, zerde, aşure, supangle, çok çeşitli kekler yapardı, bazen kremalı pastalar yapardı, baklava açardı, muhallebi pişirirdi, börekler açardı. Ben hepsini çok severdim. Bu yüzden çocukluğum da çok kilolu bir çocuktum. En sevdiğim tatlı baklava ve kadayıftı. Annem çok güzel fıstıklı baklava yapardı. Bazen cevizlisini de yapardı ama benim favorim hep fıstıklı baklava olmuştur. Kadayıfın ustası da babamdı. Kışın babam çiğ kadayıfı ve diğer malzemeleri alırdı. Genelde hafta sonlarına denk getirirdi. Evde misafir de olurdu bazen. Önce güzelce kadayıfı tepsiye hazırlardı. Özel bir ocağı vardı. Ocağın başına geçer, kısık ateşte tepsiyi çevirerek kadayıfı pişirirdi. Üzerine de şerbetini dökerdi, muhteşemdi olurdu. Şimdi bende yapmayı deniyorum bazen ama beceremiyorum. Bir tarafını yakarım diğer tarafı çiğ kalır, içi pişmez, şerbetini çok koyarım, hamur olur. Her işi ehline bırakacaksın. Şimdi canım baklava çektiği zaman gidiyorum güllüoğlu baklavaya, alıyorum bir kilo karışık. Güllüoğlu bu işin uzmanı, gerçekten çok güzel yapıyor. Artık yaşımız ilerledi, kolesterol, tansiyon, hipoglisemi var.eskisi kadar çok yiyemiyorum, kendimi firenliyorum. Eşime kalsa hiç yidirmeyeceki açlıktan öldürecek ama ben yiyerek ölmeyi tercih ediyorum. Eski ben olsam bir tepsiyi götürürdüm herhalde.

Thursday, June 2, 2011

gençlik yıllarım


Liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi okuyamadım. O zamanlar biraz haylazdım. Hayatın ciddiyetini henüz kavrayamamıştım. Arkadaşlarımız da öyleydi. Zaten insanı rezilde vezirde eden arkadaş çevresidir.  İyi bir çevre edinirsen onlar seni doğru yola sürüklüyor ve sonunda hayatın başarılarla dolu, güzel bir mevkide buluyorsun kendini. İyi bir ailen oluyor. Hatırı sayılır bir gelire sahip oluyorsun. Çocuklarına iyi bir gelecek sağlıyorsun. Mutluluğun sırlarında biriside budur herhalde. Biz gençken, delikanlılığın verdiği enerjiyle hep yanlış yerlerde aradık mutluluğu. Bıçkın, delikanlı, sert çocuk, vurdumduymaz adamı oynadık hayatımızda. Etrafımıza da bu tür çocukları topladık. Arkadaş olarak hep yanlış insanları seçtik. Ne doğru dürüst okula gittik, ne ders çalıştık. Okulda ki öğretmenlerimiz de bundan adam olmaz dercesine bizden vazgeçmiş ipimizi üzerimize atmışlardı. Eylül deki bütünlemelerde bir şekilde dersleri verip sınıfımızı geçiyorduk. Daha doğrusu öğretmenler bize yol veriyordu sanırım, çünkü okuldan ne kadar çabuk mezun olursam başlarından bir bela eksik olacaktı. Gençliğin verdiği ben bilirim edasıyla bize yapılan tüm nasihatleri duymazdan geliyorduk, biz yine bildiğimizi okuyorduk. Okuldan mezun olunca, üniversiteye de gidemedik doğal olarak. Kendime bir iş bulup para kazanmam gerekiyordu. Artık babamdan harçlık da isteyemezdim. Sağda solda geçici işler bulup çalışmaya başladım. Birkaç gün çalışıyorum, sonraya birisiyle kavga ediyorduk, ya işyeriyle anlaşamıyordum, ya da işi beğenmiyordum, bir bahane bulup ayrılıyordum. O güne kadar hiçbir disipline boyun eğmemiştim. Bir anda iş dünyasının acımasız dünyası bana ağır geliyordu. Yirmi yaşına kadar böyle devam etti. Biraz çalıştım, biraz gezdim. Askerlik çağım gelmişti. Devlet beni vatan borcumu ödemem için çağırıyordu. Bende severek gittim. Benim askerliğim biraz zor geçti. Boyum uzun ve vücudum atletik olduğu için beni komando yazdılar ve doğuya gönderdiler. Acemilik yediğim dayağı, bütün hayatım boyunca yaptığım kavgalarda yememiştim. Gelen sallıyor, giden sallıyordu, şamar oğlanına dönmüştüm. Oradan usta birliğine gittik. Doğuda, kar, kış, kıyamet kopuyor sanki. Sabahlara kadar nöbet tutardık o soğukta. Günlerce intikale çıkar dağlarda terörist kovalardık.  Çok zor günler geçirdim. Teskereyi alıp evime döndüğümde çok değişmiştim. Ben bunun farkında değildim ama etrafımda ki herkes öyle olduğunu söylüyordu. Ağır başlı, ciddi, sorumluluk sahibi, disiplinli birisi olup çıkıvermiştim. Askerliğin ağır şartları ve disiplini beni adam etmişti. Artık gerçek dünyaya girme vaktim gelmişti. Birkaç işe girip çıktım. Daha sonra şimdi çalıştığım işyerinde işe başladım. Patronum Cevdet ağabey, yıllardır kadın iç çamaşırı satar. iç çamaşırı piyasasını çok iyi bilen,  işinin ehli dört dörtlük bir insandır. Yirmi yılı aşkın süredir burada çalışıyorum. İşimden çok memnunum. Bu arada evlendik, çoluk çocuk oldu. Geçinip gidiyoruz bir şekilde. Hamdolsun keyfimiz yerinde.

Monday, May 30, 2011

ilişkimiz

On yıllık evliyim. Eşimle üniversite yıllarında tanıştık. Birbirimizi çok sevdik. Okulun son iki yılında çıktık. Mezun olduktan sonra nişanlandık. Eşim askere gitti, bende bir işe girip çalışmaya başladım. Eşim askerden döndükten sonra da evlendik. İlk birkaç yılımız rüya gibiydi. Mutluluktan sanki bulutların üzerinde uçuyordum. Çocuklar olup hayatın meşgalesi üzerimize çökünce ilişkimiz herkesinki gibi durağan bir hal almaya başladı. Ama birbirimize karşı olan sevgimiz hiçbir zaman eksilmedi. Her zaman birbirimize karşı saygılı sevgi dolu, düzeyli bir birlikteliğimiz oldu. Ama son bir iki yıldır bir şeyler değişti. Aramızda tartışmalar başladı. İlk zamanlar küçük anlaşmazlıklar olarak başladı. Çok fazla önemsemedim. Ama zamanla bu sorunlar büyümeye başladı. Tartışmaların sıklığı ve şiddeti artmaya başladı. Böylece ilişkimizde mesafe oluşmaya başladı. Birbirimize karşı soğuk duruyorduk. Her geçen günde daha kötüye gidiyorduk. Sorunu nasıl çözebileceğimi bilmiyordum. Bir uzmanla görüşmeye karar verdim. Seanslara başladık. Uzmana her şeyi olduğu gibi anlattım. Uzmanın bana bazı tavsiyeleri oldu.
Yaşamın hızı içerisinde bazı şeyleri farkına varmadan kaçırıyoruz. Çocukların bakımı, eğitimi, evin sorumlulukları, çalışma hayatının sorumlulukları derken biz kendimize bakmayı bırakmışız. Kadın olmayı, eş olmayı unutmuşuz. Bu yüzden birbirimizin ilgisini çekmez olmuşuz. Bunu değiştirmemiz gerekiyordu. Maalesef bu işler biz kadınlara düşüyor. Erkeklerin bu konuda yapabilecekleri pek fazla bir şey yok.
İşe dış görünüşümü değiştirmekle başladım. Kaliteli bir kuaföre gittim. Saçımın rengini ve modelini kökten değiştirdim. Öyle farklı oldum ki ben bile tanıyamadım. Birazda cilt bakımı yaptırdım. Daha sonra alışverişe çıktım. Kendime ayakkabı, çanta aldım. Bir sürü kıyafet satın aldım. iç çamaşırları satın aldım. sütyen takımı ve gecelik satın aldım. Ben yıllardan beri nbb iç giyim kullanırım. nbb iç çamaşır kalitesi çok iyidir. iç çamaşırı fiyatları uygundur, renk ve model olarak da zengindir. Eve gelince akşam için hazırlık yapmaya başladım.
Normal günlerde bütün enerjimizi gün içerisinde tüketiyoruz. Akşam eve gelince, yorgun ve sinirli oluyoruz. Gardırobumuzda ki en eski, en kötü, en basit ne varsa üzerimize geçiriyoruz. Yüzümüzdeki makyajı silip saçımızı uyduruk bir tokayla tutturuyoruz. Başlıyoruz akşam yemeği için hazırlanmaya. Kocalarımız eve geldiğinde gördüğü kadın modeli tam bir kâbus. Suratsız, sinirli, bakımsız bir kadını kim görmek ister. Eşlerimiz gün boyunca işyerinde bakımlı, alımlı, birbirinden güzel kadınlarla mesai geçiriyor. Bizde öyle değimliyiz. Mesai arkadaşlarımıza ve müşterilerimize şık görünmek için sabahları dakikalarca aynanın karşısında vakit harcamıyor muyuz? En taze, en canlı, en neşeli halimizle, en sempatik tavırlarımızı takınmıyor muyuz? İşte eşlerimizde aynı şekilde, güzel ve bakımlı kadınlarla mesai geçiriyor. Akşam eve geldiğinde karşısına çıkan karısını, bilinçaltında ister istemez diğerleriyle kıyaslıyor. Tam bir hayal kırıklığına uğruyor tabii. Yani hanımlar dış dünya için gösterdiğimiz özenden daha fazlasını eşimize göstermemiz gerekiyor. Uzman doktorun bana fark ettirdiği şey buydu.
Neyse, o akşam için yemekleri hazırladım. Yeni aldığım kıyafetleri de giydim. Eşime kapıyı açtığımda eşim bana bir süre boş ve ruhsuz bir şekilde baktı. Yanlış eve geldim galiba dercesine kapı numarasını kontrol etti, ev doğruydu. Telefonunun tarih kısmını kontrol etti, acaba önemli bir geceydi de, kendisi mi atlamıştı, yok öyle bir şey de gözükmüyordu. Hala kapının önünde duruyordu, içeriye girmiyordu. Resmen beyni durmuş gibiydi. İçeri girmeyecek misin diye sorunca hala kapının önünde olduğunu fark etti ve başladı gülmeye. İkimizde gülüyorduk.
Çok romantik bir akşam yemeği yedik. Daha sonrası da iyiydi. Ertesi akşam eşim bana bir pırlanta yüzük ve çiçek hediye almış olduğu halde geldi. Beni çok mutlu etmişti bu hareketi. Tekrar birbirimizle konuşmaya, iletişim kurmaya başlamıştık. O günden beri ben eşime dış dünyadan daha çok özen gösteriyorum. Eşimden de karşılığında fazlasıyla olumlu tepkiler alıyorum. Yılarca birbirimiz boşuna üzmüşüz diyorum.

keçi boynuzu pekmezini faydaları

Keçi boynuzu Allah'ın bizlere bahşettiği mucize bitkilerden bir tanesidir.  Keçiboynuzunda sayamayacağınız kadar çok faydalar vardır. Benim bünyem çok zayıftır. Kışın sürekli hasta olurum. Hastalığım vücut kırgınlığı ve üşüme ile başlar. Her tarafım dökülüyor zannederim. İlaç almaya başlayınca bir iki gün içerisinde vücut kırgınlığım azalmaya başlar ama hastalığım bronşlarıma inmeye başlar. Nefes almada zorlanırım. Öksürmeye başlarım. Öksürüğüm haftalarca gitmez. Sigarada içiyorum. Öksürük şurubu alırım ama hiçbir işe yaramaz. Keçi boyunuzu pekmezinin faydaları arasında bronşları açması da var. Göğsü yumuşatır, balgamı söktürür, öksürüğü keser ve nefes darlığına iyi gelir.
Keçi boynuzu pekmezi yemeye başladığım zaman sıkıntılarım azalmaya başlıyor. Balgam sökmeye başlıyorum. Öksürüğüm şiddeti hafifliyor ve daha rahat nefes alıyorum. Çocuklarım sürekli yerler. Kış boyunca hastalık bilmezler. Ben sürekli yiyemiyorum, aksatıyorum. Ancak hasta olduktan sonra yemeye başlıyorum. Her zaman kullansam hiç olmazsa hastalık oluşmadan engellemiş olurum. Keçiboynuzu pekmezi hastalıklara karşı doğal bir kalkan görevi görüyor. Akciğer kanserine karşı faydası varmış.  Harnup pekmezinin ağrı kesici ve antiseptik özelliği var. Cinsel isteği ve gücü artırıcı özelliği var. İktidarsızlık sorunu olanlara tavsiye edilebiliyor. Çocukların kemik gelişiminde ve boylarının uzamasında faydalıdır. Bağırsakların çalışmasına karşı olumlu etkileri oluyor. Kabızlık veya ishal varsa düzeltiyor. Yüksek tansiyona karşı keçi boynuzunun faydaları vardır.
Keçi boynuzu doğada kendi kendine yetişen tamamen doğal bit bitkidir. Kahverengi renkte olup dış kabuğu serttir. İçerisinde kuru fasulyeye benzeyen tohumları vardır. Yemesi oldukça zordur. Bu sebeple aynı şifayı bulabileceğiniz keçi boynuzu pekmezini kullanmak çok daha kolaydır. Ayrıca lezzeti de çikolataya benzediği için çocuklarınızın da çok rahatlıkla tüketebileceği bir üründür. Uzun süreli kullanıma uygundur. Her gün sabah, öğle ve akşam günde üç veya dört defa bir tatlı kaşığı alınmasını öneriyoruz.


Thursday, May 26, 2011

hayalim


Otuz beş yaşındayım. Yolun yarısı sayılır, aslında istatistiklere bakarsan yolun yarısını geçmişiz bile. Evliyim, iki çocuğum var. Özel bir firmada yönetici olarak çalışıyorum. Üniversiteyi ilk bitirdiğimde burada çalışmaya başladım, böyle giderse buradan emekli oluruz. İşlerimiz çok yoğun, nefes alacak vaktimiz yok. Benim de sorumluluklarım çok fazla, bu yüzden çok çalışmak zorunda kalıyorum. Hem işin sorumlulukları, hem evin sorumlulukları, insanı canından bezdiriyor. Bazen kaçıp kurtulmak istiyorum. Küçük, sakin bir kasabaya taşınıp orada yaşamak istiyorum. Sessiz bir ortam, telefon yok, internet yok, arabaya bile gerek yok. Kimsenin seni tanımadığı bir yer olacak. Bahçene bir şeyler ekersin. Oh, var benden kralı. İnsanoğlu ne garip bir varlık. Köydekiler şehirde yaşamak için can atar, şehirdekiler köy hayatını ister. Hiç kimse de, aynen benim gibi memnun olmadığı durumu değiştirmek için kılını bile kıpırdatmaz. Bakmayın böyle söylediğime, hiçbir zaman bu koşulları bırakıp da bir kasabada yaşamaya cesaret edemem, ancak böyle boş konuşurum. Hayat şartları bizleri nasıl korkak yapmış. Halbuki hepimizin yiyeceği bir ekmek değil mi. Ama olmaz, eşekler gibi çalışmalıyız, bir tomar para kazanmalıyız. Bin bir zorlukla kazandığımız bu parayı da çocukların eğitimine, çocukların bakıcısına, üstümüze başımıza, saç bakımı, cilt bakımı, kuaför masrafları, apartman aidatları, otopark ücretleri, şuna para, harcayıp, çarçur edip bitiriyoruz. Hatta terse bile düşüyoruz. Kredi kartlarına hep borçluyuz, hiç alacaklı olduğumu hatırlamıyorum. Bu nasıl düzen anlayamadım bir türlü. Çocuklar duymasın dizisinde birisi var, ismin işimdi hatırlayamadım, ne diyor, kapitalizm insanları önce borçlandırır, sonra bu borcu ödemek için köle gibi çalıştırır. Ama bu borç hiç bitmez. Çünkü her zaman taksitle alınabilecek yeni bir şey vardır. Büyük fırsat sakın kaçırmayın, şöyle indirim, şöyle ödeme imkanı , üç ay sonra öde, beş ay sonra öde, sanki beş ay sonra başkası ödeyecek. Erkeksen hiç ödeme dede göreyim seni, ama o olmaz. De babam çalış borç ödeyeceksin. Biz çocukken Amerikan filmlerinde adam veya kadın eve gelir, mesela tatilden veya iş gezisinden dönmüştür, bir süredir evde yoktur, kapının arkasında onlarca zarf. Bana ne garip gelirdi. Tabii o zamanda internet yok , cep telefonu yok, kablolu televizyonlar yok, bir eve elektrik ve su faturası gelirdi, bir telefon faturası oda her evde olmazdı. Telefon olan evler imtiyazlı evlerdi. Şimdi bakıyorum bizde aynı olduk. Bir yığın fatura ödemekle bitmiyor. Neyse,  vakit geç olmuş. Duş alıp yatacağım. Bu arada, yeni bir şampuan aldım, naturalive sarımsak şampuanı. Sarımsaklı şampuanlar faydalıdır diye duymuştum ama bu kadar iyi olduğunu hiç tahmin etmemiştim. zigavus şampuan dan ok memnunum.

Tuesday, May 24, 2011

Cildi guzellestiren ürünler

1- Istakoz

Saçın uzaması için temel gereklilik olan protein yönünden zengin bu deniz
canlısı, akne oluşumuna engel olmaya yardımcı bir mineral olan çinkoyu da
yüksek oranda içeriyor. Kabuklu deniz hayvanları ayrıca, saçların
daha parlak görünmesini sağlayan bir B vitamini olan pantotenik asit de
içeriyor.
2- Ananas

Cildin pul pul dökülmesini önleyen ananas bromelin içeriyor. Bu madde,
kırışıklıkların ortaya çıkmasına neden olan, kolajenin hasar görmesi
durumunu azaltır. Cildinizin rengi donuksa, günde birkaç dilim ananas yemek
size iyi gelecektir. Ayrıca dirsek bölgesindeki deri sertleşme
vekurumaları için
de faydalıdır.
3- Enginar

Bol miktarda lifli besinler vücuttaki toksinlerden arınmanıza yardımcı olur
ki bir adet enginar günlük lif ihtiyacınızın yüzde 25'ini içeriyor. Sonuç,
daha temiz ve ışıltılı bir cilt. Ayrıca, enginarvücuttaki iltihaplanmayı ve
kızarıklıkları azaltan bir anti-oksidan olan rutin de içeriyor.
4- Süt

Kleopatra'nın güzelliğini süt banyolarına borçlu olduğunu
hatırlarsak, vücut sağlığı için sonsuzfaydaları olan içeceğin cilt için de
çok yararlı olduğunu düşünebiliriz. Süt cildin beslenmesi için gereken tüm
proteinleri içeriyor. Cildi yenileyip yumuşatan süt, kurumuş ve çatlamış
dudaklar için mükemmel bir nemlendirici.
5- Domates

Bu sebze kırışıklıkları önlemede etkili olabilir. Domateste bulunan beta
karoten ve likopen kurucilt için de bire bir. Bu madde, kayısı ve tatlı
patates gibi diğer turuncu renkli sebze ve meyveler de de bulunuyor.
6- Zeytinyağı

Kuruluğa karşı tavsiye edilen zeytinyağı, pürüzsüz bir cilt sağlıyor. Eğer
çok kuru ve dökülen bircilde sahipseniz, yeterince yağ almıyor
olabilirsiniz. Beslenme programınıza uygun miktarda yağ eklediğinizde, bu
durumun birkaç hafta içerisinde iyileştiğini görürsünüz.
Eğer cildinizkuruysa günde bir çorba kaşığı zeytinyağı için. Zeytinyağındaki
yağ asitleri tıkanmışgözeneklerin temizlenmesine de yardımcı oluyor.
7- Çilek

Bu tatlı meyve, kolajen üretimini arttıran ve yaşlanmaya neden
olan serbest radikallere karşıkoruma sağlayan bir anti-oksidan olan c
vitamini yönünden çok zengin. Çilek ayrıca, içerdiği malik asit
sayesinde diş minesindeki lekeleri de azaltmaya yardımcı oluyor. Bunları da
deneyin: Yabanmersini, kivi ve portakal.
8-Ispanak

Sivilceye iyi geldiği tespit edilen, ıspanak gibi koyu yeşil yapraklı
bitkiler bol miktarda anti-oksidan, demir ve çinko içeriyor. Yeterince demir
almayan kadınların ciltlerinde koyu renkli halkalar oluşuyor.
İsveç'te ciltleri sorunlu hastalar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre,
diyetlerine çinkü eklendiğinde, üç ayda yüzde 85'lik bir iyileşme olduğu
tespit edilmiş. Çinko aynızamanda hasarlı kolajenin kırılıp yeni kolajen
üretilmesini de sağlıyor.
9- Somon

Cildi güzelleştiren omega yağ asitleri açısından en zengin besin kaynağı
olan somon balığı, iltihaplanmayı diğer besinlerden daha etkili bir şekilde
azaltıyor. Somon cilde ışıltı veriyor ve göz altındaki
şişkinliklerle kırışıklıkları azaltıyor.
10- Nar

Bu kış meyvesi, yeşil çaydan bile daha güçlü bir anti-oksidandır. Özellikle
hücreleri serbestradikallere karşı korumakta çok etkili olan nar
ayrıca, vücuttaki östrojen gibi bazı hormonların yeniden kullanılmasına ve
bu sayede cilt hücrelerini korumaya yardımcı oluyor

internet den alıntı

Friday, May 20, 2011

ZİGAVUS SARIMSAKLI ŞAMPUAN


ZİGAVUS SARIMSAKLI ŞAMPUAN          
İnşaat mühendisiyim. Hayatımız şantiyelerde geçiyor. Sürekli toz toprak içinde çalışıyoruz. Kışında çamura bata çıka günlerimiz geçiyor. Kullandığımız arabaların kirden boyası gözükmüyor. Ayakkabılarımız, pantolonlarımız sürekli toz veya çamur oluyor. Sürekli yıkamak zorunda kalıyoruz. Pantolonların kumaşları çabucak yıpranıyor. Renkleri atıyor. Ne kadar kaliteli deterjan kullanırsan kullan boşuna, çabucak yırtılıyorlar. Ofis de işlerimiz olduğu için kot pantolon da giyemiyoruz. Mecburen kumaş pantolon ve gömlek giyiyoruz. Biraz titiz bir insanım. Her gün elbise değiştirmekten canım çıkıyor. Daha doğrusu bunları yıkamak ve ütülemek hanıma düştüğü için omum canı çıkıyor. Tabii vücudumuz da kirleniyor. Her akşam banyo yapmak zorunda kalıyorum. Saçlarımın arasından kum taneleri çıkıyor bazen. Süreli yıkandığım için saç köklerim de zayıflıyor doğal olarak. Saçlarım seyrelmeye başladı. Kullandığımız şampuan önemli.  Zigavus sarımsaklı şampuan kullanmaya başladım. Sarımsaklı şampuanlar eskiden yoktu, son zamanlarda bayağı yeni marka çıktı piyasaya. Bitkisel olması çok güzel . Saç dökülmesine karşı oldukça etkili bir şampuan. Saç diplerini güçlendiriyor. Zigavus sarımsak şampuanı ailece kullanıyoruz ve gayet memnunuz. Kardeşime de önerdim. Kardeşimde zigavus şampuan kullanmaya başladı. Onlar da memnun.