Sunday, June 12, 2011

işçiler

Bu ana kadar evde geçen hayatım, bütün gençlerin hayatlarına benziyordu. Yarın ne olacak düşüncesi bende yoktu. Bu sıralar herhangi bir sosyal mesele il de karşı karşıya değildim. Gençliğim küçük burjuvalar arasında geçmişti. Bu sınıfın kol işçilerine karşı üstünlüğü yok denecek kadar azdı. Fakat aralarındaki düşmanlık son bulmuyordu. Düşmanlığın sebebi, her şeyden yoksun ve ilişkilerindeki kalabalık, göze batacak kadar büyük olan bir işçi sınıfını biraz aşmış bulunanlar var. Ve bunlar tekrar o düzeye inme korkusu yahut da hala bu sınıfın içindeki gibi sanılmaktan çekinmeleri idi. Bu sosyal düzeye bir defa geçmiş olan, normal durumdaki kimseler için bile kısa bir süre de olsa tekrar o yere inmek çekilmez bir durum olurdu. Genellikle yüksel sosyal düzeydeki kimseler, kendi vatandaşları arasında alt düzeyde kalmış olanları, sonradan görmüş olanlardan daha değerli bulurlar. Burada sonradan görmüş olarak nitelendirdiğim sınıf, kendi olanaklarını kullanarak durumlarını düzeltenlerdir. Bu topluluğa dâhil bir kimse hayatın her türlü acılarını görüp geçirdiği için, geride bıraktığı basit sosyal düzeydekilere karşı her türlü acıma hissini unutmuştur. Kader bana bu konuda yardımcı oldu. Çünkü babamın önceleri tatmış olduğu yoksulluk ve her türlü maddi olanaksızlıklara tekrar dönmek zorunda kalınca, küçük burjuva olarak aldığım terbiyenin dar görüşlerinden ve değerlendirmelerinden sıyrıldım. Böylece insanları tanımayı ve gerçek tarafları ile görmeyi öğrendim. Viyana yirminci asrın başlarında sosyal haksızlıklara sahne olan kent olmuştu. Zenginlik ve yoksulluk burada yan yana yaşıyordu. Kentin merkezinde ve kenar mahallelerinde, elli iki milyon nüfuslu ve çeşitli milletlerden kurulu bir imparatorluğun nabzının attığı görülüyordu. Göz kamaştıran bir saray hayatı, imparatorluğun zenginlik ve görkemi diğer bölgelerin ilgisini bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Bu merkeze bağımlılık anlayışı birbirlerine hiç benzemeyen bir sürü milleti sağlam bir şekilde bir arada tutmak için gerekli görülüyordu. Fakat öte yandan bu durum yüksek otoritelerin imparatorun oturduğu şehirde toplanmalarına sebep oluyordu. İş bulmak benim için hiç güç olmadı. Çünkü ekmek paramı kazanmak için usta bir işçi gibi değil, yardımcı işçi veya rençper gibi çalışıyordum. Böylece yeni bir dünyada, kendilerine yeni bir hayat düzeni kurmak ve yeni bir vatan fethetmek gibi sonsuz bir istekle Avrupa’nın tozunu ayakları ile silkeleyenlerin aralarına katılmıştım. Bunlar insanı tembelliğe sürükleyerek görev ve mevki düşüncelerinden çevre ve geleneklerden uzak bulundukları için, önlerine çıkan her iyiliğe uzanıyorlar, her işe dört elle sarılıyorlardı. Namusluca çalışmanın hiç kimseyi lekelemeyeceğini biliyorlardı. İşte benim için yepyeni olan bu dünyada kendime bir yol açabilmek için bütün varlığımla atılmak kararını aldım. Aradan çok görmeden şunu gördüm ki, herhangi bir yerde iş bulmak, bulunan işte devamlı çalışabilmekten daha kolaydı. Günlük ekmeğinden emin olamama duygusu bana yeni hayatın karanlık yönlerinden biri olarak gözüktü. İyi bir usta işçinin, herhangi bir rençper gibi işten sık sık kovulmadığını da tespit ettim. Gerçi usta işçi de çalıştığı yere tam güvenemiyordu. İşsizlik dolayısıyla aç kalmak ihtimalinin tehlikesi azsa da, grev veya lokavt tehlikeleri ile karşılaşıyordu. İşçinin günlük ücretinden emin olmaması sosyal ve ekonomik hayatın en korkunç yaralarından biridir. Köylü çocukları daha kolay para kazanılıyor sandıklarından şehre göç ederler. Evet, şehirde para kazanmak daha kolay sanılır. Geldiklerinde bu gençler büyük şehirlerin zenginliklerine kapılırlar. Kazanç garanti olduğu için şehirde yeni bir mevki elde edebileceği ümidi ile gençler köylerini terk ederler.  Oysa genç toprak işçileri, tarım işçisi azlığı dolayısıyla köyde işsizliğin uzun sürmesinin olanaksız olduğunu da bilmelidirler. Ama şurası da bir gerçek ki şehre göç edenler toprak işçisi olarak kalanlara göre akıllı ve daha yetenekli ola kimselerdir. Çörek otu yağının faydaları hakkında işçilerin hiçbir bilgisi yoktur. Çoğu kez elinde az bir para şehre gelen genç köylü, eğer hemen iş bulamazsa ümitsizliğe kapılmaz. Onu nasıl yıkan şey, bir işe girdikten sonra işsiz kalmasıdır. Çünkü yeni iş bulmak, bilhassa kış aylarında çok zordur. İlk günler, üyesi olduğu sendikadan bir miktar işsizlik ücreti alı ve biraz da elinde bulunan para ile geçinir. Fakat işsizlik fonundan aldığı yardım da kesildikten sonra elde avuçta bir şey kalmayınca büyük bir yoksullukla burun buruna gelir. Sonra kendisine ait ufak tefek şeyleri satar veya rehine verip para alır. Bu bereketsiz para da bitince, sağda solda sürünmeye başlar. Kılık kıyafet olarak da aşağılık bir duruma düşer. Kış kıyamette aç ve barınaksız kalışı, onun belini bir kat daha büker. Bir süre sonra bir iş bulursa da, kısa süreli iyileşmeden sonra sonuç yine aynı olur. Bu durum birkaç kez tekrarlanır. Sonunda alın yazısına boyun eğmeğe alışır. Aynı şeyin birkaç kez tekrarı gen işçide bir alışkanlık meydana getirmiş olur. Bazı dönemlerde işçiler çörek otu yağının faydası konusunda eğitim alırlar. Böylelikle, önceleri çalışkan olan gençler, her işte ve her şeyde kendilerini salıverir. Bu duruma düşünce de, sadece korkunç karlar peşinde koşan ahlaksız adamların oyuncağı haline gelirler. Çörek otu yağının yararları hakkında bilgi sahibi olsalar bile, bu sonucu hiç değiştirmez. İşte böyle bir genç işçi, basit ekonomik gereksinimleri uğrunda mücadele etmenin, devleti veya uygarlığı ortadan kaldırmakla aynı şey olacağı fikrine saplanır. Ben bu karara varmadan önce, binlerce işçiyi inceledim. Sonunda genç adamları öğüten ve kendine göre biçim veren, nüfusları bir iki milyonu aşmış olan şehirlere nefret duymaya başladım. Çünkü bu işçiler böyle bir manzara içinde kaldıkları zaman milliyetlerini bile kaybediyorlardı. Bende o işsizler gibi kaldırımlarda süründüm. Kaderin her tür darbelerini yedim. İş ile işsizliğin birbirini sık kovalaması, geçinmem için gerekli olan harcamalarımı çok düzensiz bir duruma sokuyordu. Açlık, kazanmanın kolay olduğu günlerde daha lüks bir hayat yaşamaya yöneltiyordu. Vücut kazançlı günlerde bolluğa ve işsiz zamanlarda da açlığa alışıyordu. Yokluk, para kazanmanın daha kolay olacağı günlerde işçiyi daha düzenli bir yaşayış planlamaktan alıkoyuyor, işkence ettiği zavallıların gözlerinin önüne kolay ve mutlu yaşamanın hayallerini getiriyordu. Bu havale o kadar çekicilik veriyordu ki, sonunda hasta bir istek doğuyordu. Ücret biraz olanak sağlarsa, her şey unutuluyor ve ne pahasına olursa olsun bu hayal gerçekleştiriliyordu. Yeni iş bulmuş bir kimse her türlü tedbir ve düşüncelerden uzaklaşıyor, gününü gün etmeye başlıyordu. İlerdeki günler için dengeli bir yaşayış planlayacak yerde, daha da savurganlaşıyordu. Sonraları ise bu üç güne iniyordu. Aradan bir süre geçtikten sonra bir günlük ihtiyacı karşılıyordu. En sonunda ise aldığı haftalık bir gecelik eğlencede bitiyordu.

No comments:

Post a Comment