Tatlıyı hep çok sevmişimdir. Çocukken annem her yemekte tatlıda yapar sofraya koyardı. Bu bizim evin bir âdetiydi. Annemin bazı alışkanlıkları vardı ve bunları hiç bırakmadı. Her öğün o öğüne yetecek kadar yemek yapardı. Bunu nasıl hesaplardı hala anlamış değilim. O gün sofrada kaç kişi varsa o kadar yemek pişerdi. Sofrada iki kişi varsa yemek iki kişilik olurdu, yirmi kişi varsa yirmi kişilik olurdu. Bütün yemekler o öğünde tükenirdi. Herkes doyardı, hiç kimse aç kalmazda ama yemekte artmazdı. Bu büyük ustalık ister, ciddi hesap işidir. Her öğünde çorba olur ve önce çorba gelirdi sofraya. Herkes çorbasını içtikten sonra ana yemek gelirdi. Bazen ana yemek iki çeşit pişerdi. En sona da tatlılar gelirdi. Evimize misafir gelse de annemin hesabı şaşmazdı. Bizler biraz büyüyünce hesap biraz şaşmaya başladı. Çünkü büyüyünce ister istemez dışarıda bir şeyler atıştırıyorsun, eve geldiğinde ne aç ne tok haldesin, sofraya oturuyorsun ama az yiyip kalkıyorsun. O dönemlerde yemekler artmaya başladı. Annemde çözümünü buldu tabii. Ertesi gün ilk olarak bir gün önceden artan yemekler tüketilir, ardından o günün yemekleri konurdu. O günün yemeği de o oranda az yapıldığı için yine yemekler biter, hiçbir şey kalmazdı. Babam memurdu, annem ise ev hanımı. Babam herkesin salak dediği cins memurlardandı. Elini kire hiç bulaştırmadı. Elimize ne geçerse onunla geçinmeye çalıştık. Aile bütçemiz hep kısıtlıydı. Yılda bir kere köydeki arazilerden para gelirdi. Çok bir şey değildi gelen para ama bizim kurtuluşumuz olurdu. Babamın fuzuli diye tanımladığı bütün ihtiyaçlar o döneme bırakılırdı. Babama göre fuzuli demek, temel ihtiyaçların dışındaki her şeydi. Çocukken bisiklet, biraz büyüdüğümüzde futbol ayakkabısı, ucuz parfüm gibi yiyecek ve acil giyecek dışındaki her şey fuzuliydi. Başka türlü geçinmek mümkün değildi. O evden dört çocuk yetişti. Hepimiz üniversite okuduk, kolay değil. Annem de bu dar bütçeyi yönetmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Çok dikkatli yaşardı ama bizi de hiçbir şeyden mahrum etmedi. Kendini yıprattı zavallı anacığım. Pazara akşam geç vakit giderdi, müşteriler çekilmiş olur pazarcılar elinde kalan malları toplamaya başlarlardı. O zaman da pazarcılar fiyatları düşürürler. Biz pazara giderdik, sebzenin meyvenin iyisi seçilmiş olurdu. Bütün pazarı annemle dolaşırdık, kalanların en iyilerini seçerdik, fiyatta da güzel bir pazarlık yapardı annem. Normalin dörtte biri kadar ucuza alırdık ürünleri. Yani bugün pazara çıkıp yirmi liralık alışveriş yapsak, on beş lira öderdik. Şimdi bakıldığında çok fark yokmuş gibi gözüküyor ama bunu bir ömre yayınca, damlaya damlaya göl olur. Ben ve kardeşlerim böylelikle büyüdük.
Ben annemin en çok tatlılarını severdim. Benim en çok sevdiğim bölüm sofrada tatlı kısmıydı. Annem çok çeşitli tatlılar yapardı. Sütlaç, zerde, aşure, supangle, çok çeşitli kekler yapardı, bazen kremalı pastalar yapardı, baklava açardı, muhallebi pişirirdi, börekler açardı. Ben hepsini çok severdim. Bu yüzden çocukluğum da çok kilolu bir çocuktum. En sevdiğim tatlı baklava ve kadayıftı. Annem çok güzel fıstıklı baklava yapardı. Bazen cevizlisini de yapardı ama benim favorim hep fıstıklı baklava olmuştur. Kadayıfın ustası da babamdı. Kışın babam çiğ kadayıfı ve diğer malzemeleri alırdı. Genelde hafta sonlarına denk getirirdi. Evde misafir de olurdu bazen. Önce güzelce kadayıfı tepsiye hazırlardı. Özel bir ocağı vardı. Ocağın başına geçer, kısık ateşte tepsiyi çevirerek kadayıfı pişirirdi. Üzerine de şerbetini dökerdi, muhteşemdi olurdu. Şimdi bende yapmayı deniyorum bazen ama beceremiyorum. Bir tarafını yakarım diğer tarafı çiğ kalır, içi pişmez, şerbetini çok koyarım, hamur olur. Her işi ehline bırakacaksın. Şimdi canım baklava çektiği zaman gidiyorum güllüoğlu baklavaya, alıyorum bir kilo karışık. Güllüoğlu bu işin uzmanı, gerçekten çok güzel yapıyor. Artık yaşımız ilerledi, kolesterol, tansiyon, hipoglisemi var.eskisi kadar çok yiyemiyorum, kendimi firenliyorum. Eşime kalsa hiç yidirmeyeceki açlıktan öldürecek ama ben yiyerek ölmeyi tercih ediyorum. Eski ben olsam bir tepsiyi götürürdüm herhalde.